Cık cık cık cık…

bindigi_dali_kesmek

Geçen hafta İstanbul Ticaret Odası meclis toplantısının konuğu Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’tı. Bakan Bağış kendine has üslubuyla seslendiği İTO Meclisinin “kalbini kazandı”.

Öncelikle meclisin çeşitli çalışma komisyonları çalışmalarıyla ilgili sunumları ve Yönetim Kurulu Başkanı Murat Yalçıntaş’ın konuşmalarını dinleyen Egemen Bağış, konuşmasının eksenini öncelikle Avrupa Birliği sorunlarına ayırdı. Aynı zamanda yapılan sunumlarda dile getirilen sorunlarla ilgili görüşlerini de dile getirdi.

Bakan Bağış’ın, dış ticaretimizin gelişmesinin önünde en büyük sorunlar olarak kabul edilen AB ülkelerinin uyguladığı vize ve Gümrük Birliği Anlaşmasındaki “serbest ticaret anlaşmaları” adaletsizliği ile ilgili yaptığı açıklamalar, önce kısa bir sessizlikle karşılandı mecliste… Sonra da “inanılmaz, olamaz, vay be, yazık ya Hû, Allah Allah” olarak tercüme edilebilecek toplu bir “cık, cık, cık, cık” nidasına yol açtı.

***

Önce Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın yaptığı ve İstanbul Ticaret Odası Meclisi üyelerinin inanamadığı açıklamaların ilkine değinelim. Yani yıllardır işadamlarımızın basit bir fuar ziyareti için bile olmadık dertler çekmesine yol açan “vize” meselesine… Bağış öncelikle 1962 yılında İsmet İnönü’nün imzaladığı Ankara Anlaşması’na göre AB üyesi ülkelerin Türkiye’ye vize uygulayamayacağını belirtti. Peki, neye dayanarak bugün Türk vatandaşlarına vize uygulanabiliyordu? Bakan Bağış’ın deyimiyle, “vize konusu 12 Eylül Darbesi’nin Türkiye’ye en büyük kazığı”ydı…

Mesele şu, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra pasaportu olan ve aranan herkes yurtdışına çıkıp iltica etmeye başlayınca, o günün askeri cuntası Ankara Anlaşması’nın ilgili maddesinden tek taraflı olarak feragat etmiş. Yani, “bize vize uygulayın” demiş. Böylece, “asmayalım da besleyelim mi” denilecek “anarşiklerin” yurt içinde kalması sağlanmış. Tabii, sadece birkaç yıl sonra ihracatı ve turizmi patlatmayı hedefleyen bir liderin iktidara geleceğini kimse hesaplamamış.

***

Gelelim ikinci meseleye. Avrupa Birliği ile 1996 yılında imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması’nda Türkiye aleyhine özel bir durum var. Özel bir durum, yani tüm AB ülkeleri ve aday ülkeleri arasında sadece Türkiye’nin aleyhine, diğerlerinin ve üçüncü ülkelerin lehine bir durum… AB ile serbest ticaret antlaşması yapan üçüncü ülkelerin ürünleri Türkiye’ye gümrüksüz girebilirken, bu ülkeler Türk ürünlerine gümrük uyguluyorlar. Anlaşma böyle…

Ne büyük haksızlık, ne garip bir şey, ne acayip bir durum değil mi? Muhabbetin sonunu “Türk’e Türk’ten başka dost yok”a bağlamak için müthiş bir fırsat veren gayrı adil bir uygulama…

Meğer kazın ayağı öyle değilmiş… Şimdi sıkı durun, bunu da biz istemişiz. Tek taraflı olarak serbest ticaret anlaşmaları avantajından feragat etmişiz.

Niye?

Güney Kıbrıs ile ticaret yapmak zorunda kalmamak için…

Mecliste yine kısa bir sessizlik ve “yok canım, bu kadarı da olmaz, gerçekten olmuş mudur acaba” olarak tercüme edilebilecek, dil-damak çıtlatmaları; “cık, cık, cık, cık…”

***

Pek küçük bir zümrenin bildiği, pek büyük gerçekler…

Meğer kendimiz etmiş, yine kendimiz bulmuşuz. Bize illâ ki vize uygulayın diyen de bizmişiz, Gümrük Birliği Anlaşması’nın şartlarını aleyhimize çeviren de…

Memleketi iç savaşın eşiğinden döndürdüğüne inanan darbeciler, komünistler iltica etmesin diye tedbir alırken geleceğin işadamlarını yurtiçine hapsettiklerini nereden bileceklerdi?

Türkiye’nin Kıbrıs’taki “kazanımlarını” korumaya çalışan bürokrat diplomatlar, sadece 10 yıl sonra Türkiye’nin 81 vilayetin çoğunun tek tek Güney Kıbrıs’tan fazla ihracat yapacağını nereden bileceklerdi?

Tabii ki bilemezlerdi. Çünkü böyle hedefleri yoktu. Bırakın hedefi hayalleri bile yoktu…

Ama hayal bile edilemeyenleri gerçekleştiren insanlar bu gerçeklerle yüzleşince doğal olarak bu tepkiyi veriyorlar. “Vay be, biz nasıl bir ülkede doğmuşuz” diye tercüme edilebilecek sesler çıkarıyorlar:

“Cık, cık, cık, cık…”