Akarsuya kilit vurmak…

drop1

Antik dönemde, her şehir bir devletti. Her şehir çevresindeki tarım alanlarında yapılan üretimle beslenir, diğer şehirlerden pek gıda maddesi almazdı. Tarım üretimi esastı. Zanaatkârların ürettikleri ise tamamen tarım üretimi için gerekli olan alet edevattı. Yollar olmadığı için insanlar doğdukları şehirlerde ölürdü. İletişim olmadığı için, uzak diyarlarda neler olduğuna dair kimsenin bir fikri yoktu.

Barbarlar geldiğinde korunmak için şehirlerin surları olurdu. İşte bu surları kaldırın, binlerce yıl sonra da dünyanın büyük kısmı bu durumdaydı. Hala çevresinden yalıtılmış bölgeler olsa da bunlar oldukça azaldı.

Çok değil 50-60 yıl önce Anadolu da aynı durumdaydı. 1950 yılında İstanbul ile Ankara arasındaki yolculuğun sadece trenle yapılabildiğini ve 14 saat sürdüğünü biliyor muydunuz? Türkiye’nin bu en önemli iki şehri arasında bile doğru dürüst karayolu yoktu. Marshall Yardımının ve Demokrat Parti’nin kararlı tutumuyla 1950 ile 1953 yılları arasında yapılan 23 bin kilometre karayolu sayesinde şehirler, kasabalar arasında ulaşım mümkün hale geldi.

***

Yollar yapıldıktan sonra bile şehirlerin ve kasabaların kendi yağlarıyla kavruldukları ekonomik sistem pek kırılmadı. Yine kentin dışından pek yiyecek ve içecek gelmez, gelse de çok pahalı olduğu için tüketilmezdi.

1980’li yıllara kadar her kasabanın yerel gazoz markaları bile vardı. Gazozun nakliye masrafının yüksekliği ulusal markaların gelişmesini, küresel markaların da kasabalara ulaşmasını engelliyordu. Bu nedenle her kasabada kurulan küçük bir gazoz imalathanesi, o kasabanın ihtiyacını karşılıyordu.

Bundan 20 yıl önce o imalathaneleri kuran Ermeni usta ile tanışmıştım. Topkapı’da komşu olmuştuk. Bizim kasabadaki tüm gazoz markalarını hemen saymaya başlamıştı, “Zeren Gazozu, Çanka, bir de Yardımcı Gazozları vardı…” Her birinin patronunu da hatırlamış, o günleri anlatırken gözleri dolmuştu. Sanırım, o markaların neden birer birer yok olduğunu, o gazozların yerini neden ulusal ve küresel markaların aldığını tam olarak anlayamamıştı. Aslında karışık bir nedenler silsilesi yoktu. Yollar ve araçlar gelişmiş, lojistik maliyetleri düşmüş, verimliliği yüksek fabrikalarda daha ucuza daha kaliteli ürünler üretilir olmuştu.

***

Bu sistem sadece yerel gazoz markalarının değil, terzilerden saraçlara, nalbantlardan çerçi ve küçük bakkallara birçok mesleğin sonunu hazırladı. Değişim bugün de durmadı. Bir zamanlar kent sınırlarında kalan ticari sistemler ülke sınırlarını aştı. Bu yeni ve sınırsız ticari sistem yeni meslekler, yeni ürünler doğururken, birçok meslek ve ürünün de sonunun habercisi.

“Bir akarsuda iki kere yıkanmak mümkün değildir” sözüyle meşhur Heraklit’e Nazım’ın bir şiirinde seslendiği gibi;

“Ey Heraklit! Heraklit! Akarsuya kabil midir vurmak kilit!”

Velhasıl değişim kaçınılmaz. Öyleyse olay ve olguları doğru okuyup tedbiri almak, şikâyet etmekten daha mantıklı değil mi?